SOSYAL MEDYA

Prof. Akyarlı: ATATÜRK DÜŞÜNCESİ BAĞLAMINDA GÜNCEL DURUM ANALİZİ VE GELECEK KURGULAMASI – BÖLÜM 2

Yazarlar

Prof. Akyarlı: ATATÜRK DÜŞÜNCESİ BAĞLAMINDA GÜNCEL DURUM ANALİZİ VE GELECEK KURGULAMASI – BÖLÜM 2

Bu bölümde “Atatürk İlkeleri Işığında Türkiye Ne Yapmalıdır?” sorusunu yönelterek “Atatürk Düşüncesi Bağlamında Gelecek Kurgulaması” konusuna geçmek istiyorum:

Türkiye: yüzyılların birikimine, tarih ve kültür derinliğine sahip bir ülkedir. Özgün kimliğinin ve işlevinin bilincinde olarak, tarihten devraldığı kültür ve deneyim zenginliğini çağdaş özellikler ile bütünleştirerek yarınlara taşımak, kendine ve insanlığa karşı görevidir. Türkiye: nereden gelip nereye yöneldiğini, insanlığın büyük yürüyüşüne hangi özgün katkıyı yapacağını yeniden değerlendirmek; evrensel işlevini yeniden tanımlamak durumundadır. Günümüz kuşaklarının hedefi, Türkiye’yi 21. yüzyılda bir “Dünya Devleti” özelliğiyle donatmak olmalıdır. “Dünya Devleti”, yani: başkalarına özenen değil, başkalarının ona özendikleri bir Türkiye,

  • tarihini ve kültürünü paylaştığı bölgelerle dostluk ilişkilerini geliştiren bir Türkiye,
  • bilgiyi ve teknolojiyi dışarda arayan değil, kendisinden bilgi ve teknoloji isteminde bulunulan bir Türkiye,
  • Bilge Önder Atatürk’ün işaret ettiği yönde, ezilen uluslara örnek olabilen bir Türkiye,
  • Tarihsel birikimiyle, kültürel zenginlikleriyle, demokrasisiyle, ekonomisiyle, insan sevgisinden ve sosyal adaletten kaynaklanan çağdaşlığıyla dünyanın başlıca çekim merkezlerinden birini oluşturan bir Türkiye.

Türkiye’nin stratejik konumu, bu gizil güçten üst düzeyde yararlanmanın olanaklarını getirmektedir. Türkiye’nin tarihi: dünyayla sürekli bir iletişimin, kültür alışverişinin ve ticaretin öyküsüdür. Osmanlılar, dünyadaki dengelerden, gelişmelerden etkilenerek ve onları etkileyerek kendi tarihlerini yazmıştır. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumu da, dış dengelerin ustaca ve gerçekçi öngörülerle sağlanmasına dayanır. Bu süreçte, tarihin “erişilebilir” kıldığı hedefler belirlenmiş, uygun stratejiler izlenerek bu hedeflere ulaşılmıştır. Türkiye’nin dünyadaki yeri ve Avrupalı’lığı üzerine yapılan tartışmalar ve bu bağlamda Asya ile Avrupa arasında “ya biri, ya öteki” yaklaşımı doğru değildir. Türkiye, yedi yüzyıldan beri Avrupalı’dır. Avrupalı oluşunu yabancı ülkelere veya uluslararası kuruluşlara onaylatmak gibi bir sorunu, bir zorunluluğu da yoktur. Türkiye, Avrupalı olduğunu daha 1453 yılında dünyaya ilan etmiş ve sonrasında her zaman Avrupalı kalmış bir ülkedir. Türkiye’nin Asyalı olmakla Avrupalı olmak arasında bir tercih yapma zorunluluğu da olamaz: Türkiye, hem Asyalı, hem Avrupalı olma özelliğine, ayrıcalığına sahiptir. Bu nitelik, bizim zenginliğimizdir ve gücümüzü oluşturan temel unsurlardan biridir.

Türkiye’nin, çok az ülkeye nasip olmuş bir ayrıcalığı daha vardır. 1,5 milyar mertebesinde toplam nüfusu ile İslam geleneğini yaşayan ülkeler arasında Türkiye, “demokrasi, insan hakları, laiklik, çağı paylaşmak” gibi özellikleri ve iddiaları ile örnek olmuştur. AKP iktidarı ile çok büyük ölçüde hırpalanmış olsa da,  birçok ülke için umut veren ve çağdaşlığı vadeden potansiyel bir “modeldir”.

Bu değerlendirmeler ışığında, “Türkiye’nin dünyadaki yeri ne olmalıdır?” sorusuna yanıt arayalım. Türkiye’nin yeri çağdaş dünyadır, uygar dünyadır, demokratik dünyadır. Bu nedenle, bugün üyesi olmak istediğimiz Avrupa Birliği ve benzeri kurumlar bizim için önemlidir. Osmanlı hayranı karşı devrimci yönetim tarafından içine sokulmaya çalıştığımız Ortadoğu bataklığı, en kısa sürede kurtulmamız gereken bir çıkmazdır.

Türkiye gibi zorluklar yaşamış olan üç Akdeniz ülkesi – Yunanistan, Portekiz ve İspanya -, uzun yıllar faşizm ve askeri diktalar altında yaşamalarına karşın, o rejimler yıkıldıktan sonra kısa sürelerde insan haklarına dayalı demokrasilerini kurmuşlar ve dünyada saygın bir yer edinebilmişlerdir. Türkiye’nin de benzer bir konuma erişebilmesi için gerçekleştirilmesi gereken yapısal değişimleri aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

  • Toplumumuzda daha çok çalışmanın ve daha fazla üretmenin özendirilmesi ve bu özveriyi, hakça paylaşım hedefine yönelik sosyal ve ekonomik politikalarla destekleyerek Çağın Güçlü Türkiye’sini kurma yönünde bir toplumsal uzlaşma oluşturulması,
  • Modern tarım uygulamalarına geçilmesi,
  • Etkin bir nüfus planlaması yapılarak sanayi ve hizmet sektörlerinde nitelikli iş gücü kullanım olanaklarının arttırılması,
  • Çağın temel dinamiği olan bireysel yeteneklerin gelişmesi için uygun eğitim ve kültür ortamlarının oluşturulması ve bu bağlamda eğitimde fırsat eşitliği sağlayan akılcı ve hedef odaklı reformların yapılması,
  • Bilge Önder’imizin “Yurtta Barış, Dünya’da Barış” önermesine mutlaka uyulması ve kurucu değerlere dönülmesi.

Atatürkçülük, Türk Milleti’nin her zaman gereksinme duyacağı bir düşünce sistemi olarak, sonsuza dek önemini koruyarak yaşayacaktır. 20. Yüzyıl içinde, pek çok toplumda, değişik düşünce biçimleri, ideolojiler ve doktrinler ortaya çıkmıştır. Almanya’da Nazizm, İtalya ve İspanya’da Faşizm, Rusya’da Komünizm ve daha pek çok ideoloji son yüzyılda pek çok toplumda etkili olmuş ve uygulamaya konulmuştur. Ancak bunların hiç biri, Atatürk düşüncesi gibi bir süreklilik sağlayamamıştır. Atatürk düşüncesini kalıcı ve ayrıcalıklı kılan temel özellikler, “Bilge Önder”in Türk ulusunun gerçeklerinden yola çıkması ve sahip olduğu zenginlikleri, uygarlığın getirdiği çağdaş değerlerle kucaklaştırmasıdır. Böylece, Osmanlı perişanlığı sürecinde çağın koşullarına uyum gösteremeyen Türk insanının: geri kalmışlıktan kurtarılması; ona yepyeni bir yaşam tarzının sağlanması ve bağnazlık destekli yobazlıktan kurtularak, bilimsel düşünce biçimini benimsemesi hedeflenmektedir.

Türkiye: Atatürk’ün önderliğinde sürdürülen savaşım süreçleri sonucunda bağımsızlığını kazanmış; onun ilkeleri ve devrimleri ile de, çağdaş uygarlığa erişme olanağını yakalamıştır.

Bu olumlu gelişmelere karşın, Türkiye: günümüzde önemli bir dönemeçte, zor koşulların baskısı altındadır. Bu zorlukların en başında ise, çözümleri geciktirilmiş ve biriktirilmiş yapısal sorunlar gelmektedir. AKP iktidarı ile birlikte iç ve dış sorunları tavan yapmış; “sıfır sorun” söylemiyle başlayan dış politika, “sırf sorun” noktasına taşınmış; “çözüm süreci” yerini, bölünme riskine bırakmıştır.  Türkiye, bugün daha yüksek bir yere sıçramayı hak eden, buna karşılık karşı devrimci bir yobaz anlayış tarafından frenlenen bir ülke durumundadır. Yapmamız gereken şey: asla ödün vermemek ve bu çağdışı yönetim anlayışı ile sonuna kadar mücadele etmektir. Türkiye’nin önünde iki seçenek vardır. Ya Üçüncü Dünya ülkelerinden oluşan gruba kayacak; ya da çağdaş demokratik bir yapı içinde küresel rekabet standartlarını yakalayarak, uygar dünyada yerini alacaktır. Özetle, Türkiye, bu noktada yeni bir kurtuluş savaşı vermek zorundadır. Atatürk döneminde olduğu gibi: yurtsever aydınlar el ele verip halkla kol kola girmedikçe ve bu anlayışın siyasette güçlü bir biçimde temsili sağlanmadıkça, olup bitenlere bakıp “Bu ne hal?” demekten başka yapacak bir şey yoktur, olamaz da… Ortak hedef, “Bilge Önder Atatürk”ün vizyonu doğrultusunda “Saygın Bir Dünya Devleti Olmak” şeklinde tanımlanmalıdır. Aydınlar, Türkiye’nin sorunları üzerine düşünürken ve çözümler önerirken, içinde bulunduğumuz koşulları iyi anlamalı ve hedefi buna göre belirlemelidir. Bu noktada, halkın gerçekleri ve istemleri ile uyuşmayan dayatmaların, hedefe ulaşılmasını engelleyen etkenler olacağı da bilinmelidir. Nitekim Atatürk; “Ulusun emellerine uymayanların hali hüsrandır” demektedir. Türkiye: gerek küresel, gerekse bölgesel düzeyde sahip olduğu üstünlüklerle, çağdaşlığa ve demokrasiye yönelik hareketlerin öncüsü olmak; Avrupa Birliği ile doğuya ve güneye uzanan ülkelerin ekonomik bütünleşmesi arasında köprü işlevini yerine getirmek zorundadır.

Türkiye, “Bilge Önder Atatürk”ün vizyonuna uygun stratejilerini uygulayarak çağın standartlarını yakaladığı durumda hedefe ulaşacaktır ve o zaman şu sözün hakkını vermiş olacağız: “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE”.

Devamını Oku
İlginizi Çekebilir..

Yazarlar Kategorisinden Diğer Haberler

YUKARI